Sürekli İyi Hissetmek Zorunda mıyız?
Bazı günler kendimizi iyi hissetmeyiz. Bazen nedenini biliriz: bir tartışma yaşamışızdır, beklediğimiz bir şey olmamıştır, bir kayıp vardır ya da gelecek belirsizdir. Bazen de ortada kolayca gösterebileceğimiz belirgin bir neden yoktur. Yalnızca daha isteksiz, huzursuz, üzgün veya gergin hissederiz. Asıl zorluk ise çoğu zaman bu duygunun kendisinden sonra başlar. Zihnimiz hemen devreye girer: “Ben neden böyle hissediyorum?”, “Bunun çoktan geçmiş olması gerekmez miydi?”, “Bir sorun mu var?” Böylece yalnızca kötü hissetmekle kalmayız; kötü hissettiğimiz için de zihinsel bir çaba içine gireriz.
İyi hissetmek istemek son derece doğaldır. Hepimiz daha huzurlu, daha az kaygılı ve daha keyifli olmak isteriz. Sorun, iyi hissetmenin bir istek olmaktan çıkıp psikolojik olarak “olmamız gereken hal” haline gelmesiyle başlar. Çünkü o noktada üzüntü, kaygı, öfke, yalnızlık ya da isteksizlik yalnızca zorlayıcı duygular olmaktan çıkar; sanki ortada düzeltilmesi gereken bir hata varmış gibi algılanmaya başlanır.
Sürekli iyi hissetme beklentisi nasıl oluşuyor?
Bugün bu beklentiyi besleyen pek çok mesajla karşılaşıyoruz. Sosyal medyada insanların hayatlarının tamamını değil, seçilmiş anlarını görüyoruz. Başarılar, tatiller, güzel ilişkiler, keyifli buluşmalar ve üretken günler daha görünür oluyor. Buna “pozitif düşün”, “enerjini yüksek tut”, “hayatın tadını çıkar” gibi kişisel gelişim mesajları da eklenebiliyor. Bunların tek başına zararlı olduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak sürekli tekrarlandığında, kişinin kendi hayatındaki doğal iniş çıkışları bir başarısızlık gibi görmesine katkıda bulunabilir.
Üstelik mesele yalnızca sosyal medya değildir. Birçoğumuz zor duygular karşısında çok erken yaşlardan itibaren “Ağlama”, “Üzülme”, “Korkacak ne var?”, “Takma kafana” gibi tepkilerle karşılaşırız. Bunlar çoğunlukla iyi niyetlidir; karşımızdaki kişi bizi rahatlatmak ister. Fakat zaman içinde şu mesajı öğrenmemiz mümkündür: Rahatsız edici bir duygu ortaya çıktığında yapılması gereken şey, onu mümkün olduğunca hızlı biçimde ortadan kaldırmaktır.
Duygunun kendisi ve üzerine eklenen ikinci yük
Bir ayrılık sonrasında üzülmek, önemli bir görüşmeden önce kaygılanmak ya da haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüzde öfkelenmek insan olmanın doğal parçalarıdır. Fakat ilk duygunun üzerine bir de “Böyle hissetmemeliyim” düşüncesi eklendiğinde yaşanan sıkıntı büyüyebilir.
Örneğin bir ilişki bittikten sonra kişi üzgün olabilir. Bir süre sonra “Ben neden hâlâ üzülüyorum?”, “Bunu artık aşmış olmam gerekirdi”, “Demek ki zayıfım” diye düşünmeye başladığında artık yalnızca ayrılığın üzüntüsünü yaşamıyordur. Üzüntünün üzerine kendini eleştirme, yetersizlik ve kaygı da eklenmiştir. Benzer şekilde kaygılı bir kişi, “Bu kadar kaygılanmam normal değil” diye düşündüğünde kaygının kendisi kadar kaygılanıyor olmasından da rahatsız olabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi açısından baktığımızda, yalnızca yaşadığımız olaylar değil, bu olaylara ve kendi tepkilerimize verdiğimiz anlam da önemlidir. Bu, gerçek sorunların “sadece düşünce” olduğu anlamına gelmez. Bir kayıp gerçekten acı verir, belirsizlik gerçekten yorucudur. Fakat zaten zor olan bir yaşantının üzerine bir de kendimizi yargılamayı eklemek, yükü ağırlaştırabilir.
Duyguları kontrol etmeye çalışmak neden bazen ters teper?
Kendimizi kötü hissettiğimizde bunu değiştirmek istememiz normaldir. Bir arkadaşımızla konuşabilir, yürüyüş yapabilir, dinlenebilir veya yaşadığımız sorunu çözmeye çalışabiliriz. Bunlar sağlıklı ve işlevsel yollar olabilir. Zorluk, her rahatsız edici duygunun hemen ortadan kaldırılması gereken bir duruma dönüşmesiyle başlar.
Duygular doğrudan komut verebildiğimiz davranışlar gibi değildir. “Artık üzülmeyeceğim” dediğimiz anda üzüntü sona ermez. “Kaygılanmayacağım” demek de kaygıyı otomatik olarak kapatmaz. Hatta bazen bir duygudan kurtulmaya çalıştıkça onu daha fazla takip etmeye başlarız: “Geçti mi?”, “Şimdi daha iyi miyim?”, “Neden hâlâ aklımda?” Dikkatimiz günün kendisinden çok kendi ruh halimize yönelir.
Bu yüzden “iyi hissetmek istemek” ile “her zaman iyi hissetmek zorunda olduğumu düşünmek” arasında önemli bir fark vardır. İlki insani bir istektir. İkincisi ise katı bir kurala dönüşebilir. Kişi “Kaygım geçince bunu yapacağım”, “Motivasyonum gelince başlayacağım”, “İyi hissedince hayatıma döneceğim” diye bekledikçe hayatını belirli bir duygunun gelmesine bağlayabilir. Oysa motivasyon, güven veya rahatlık her zaman davranıştan önce gelmez; bazen harekete geçtikten sonra gelişir.
Kabul etmek vazgeçmek değildir
Burada “kabul” kavramı önem kazanır. Kabul etmek, yaşadığımız duygudan hoşlanmak, onu istemek ya da hiçbir şeyi değiştirmemek anlamına gelmez. Daha çok, o anda zaten var olan bir duygu ile sürekli savaşmak zorunda olmadığımızı fark etmektir.
Örneğin önemli bir görüşme öncesinde kaygılanıyorsak kabul, “Kaygılıyım, o halde görüşmeye gitmeyeyim” demek değildir. “Şu anda kaygı var ve önce tamamen geçmesini beklemeden de bu görüşmeye gidebilirim” diyebilmektir. Bir ayrılığın ardından üzgün olmak da hayatın geri kalanını durdurmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Üzüntü bizimle bir süre kalabilir ve biz yine de yemek yiyebilir, işimize gidebilir, bir yakınımızla görüşebilir ya da kendimize bakım gösterebiliriz.
Kabul, dış dünyadaki sorunlara boyun eğmek de değildir. Kötü davranıldığımız bir ilişkiyi değiştirmek, işimizdeki bir probleme müdahale etmek veya gerekli olduğunda profesyonel yardım almak kabul ile çelişmez. Buradaki ayrım şudur: Neyi değiştirebilirim, neyi şu anda değiştiremiyorum ve bu süreçte yaşadığım duygularla nasıl ilişki kuracağım?
Duygu başka, davranış başka
Duygularımızın varlığını kabul etmek, o duyguyla yaptığımız her davranışı kabul etmek anlamına gelmez. Öfkelenmek doğal olabilir; fakat öfkeyle hakaret etmek ya da zarar vermek farklı bir konudur. Kıskançlık hissedebiliriz; bu, partnerimizi kontrol etmeyi haklı çıkarmaz. Kaygılanabiliriz; ama kaygının söylediği her şeyi yapmak zorunda değiliz.
Duygunun ortaya çıkmasını her zaman seçemeyiz. Fakat o duyguya nasıl karşılık vereceğimiz konusunda daha fazla söz sahibiyiz. Bu ayrım, duyguları bastırmak ile onların bizi tamamen yönetmesine izin vermek arasında daha dengeli bir alan oluşturur.
Psikolojik olarak iyi olmak her zaman iyi hissetmek değildir
Psikolojik iyilik halini yalnızca “Ne kadar iyi hissediyorum?” sorusuyla değerlendirmek oldukça dar bir ölçüttür. Çünkü değer verdiğimiz pek çok şey zaman zaman zor duyguları da beraberinde getirir. Yakın bir ilişki kurmak incinme ihtimalini, yeni bir işe başlamak belirsizliği, önemli bir konuda çaba göstermek başarısızlık ihtimalini içerir. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yas tutmamız da o ilişkiye verdiğimiz değerle bağlantılıdır.
Bu nedenle anlamlı bir hayat ile sürekli rahat bir hayat aynı şey değildir. Amaç acıyı yüceltmek veya “Kötü hissediyorsanız hiçbir şey yapmayın” demek değildir. Daha gerçekçi olan, rahatsız edici duyguların da hayatın içinde yer alabileceğini ve onların varlığında da seçim yapabileceğimizi kabul etmektir. Psikolojik esneklik biraz da budur: Farklı düşünce ve duygular ortaya çıktığında, hayatımızı yalnızca bunlardan kaçınmaya göre düzenlememek.
Kendimize sorabileceğimiz birkaç soru
Zor bir duygunun içindeyken hemen çözüm aramadan önce kısa bir süre durmak yararlı olabilir. “Şu anda hissettiğim duygudan mı, yoksa bu duyguyu hissetmemem gerektiği düşüncesinden mi daha çok zorlanıyorum?” sorusu, ilk duyguyla kendimize yönelttiğimiz baskıyı ayırmamıza yardımcı olabilir.
Bir diğer soru şudur: “Bu duyguyu hemen değiştirmek zorunda olmasaydım ne yapardım?” Kaygınızın tamamen geçmesini beklemeseydiniz bugün hangi işi yapardınız? Üzüntünüzün bitmesini beklemeden kiminle konuşurdunuz? Ardından “Bugün iyi hissetmesem bile benim için önemli olan hangi şeyi yapabilirim?” diye sorabilirsiniz. Cevap büyük olmak zorunda değildir. Küçük bir işi tamamlamak, kısa bir yürüyüş yapmak, bir yakına dönmek veya kendinize bakım göstermek yeterli olabilir.
Bu soruların amacı kendimizi kötü hissederken zorla üretken hale getirmek değildir. Bazen gerçekten dinlenmeye ihtiyaç duyarız. Amaç, ruh halimizin bütün seçeneklerimizi ortadan kaldırıp kaldırmadığını fark etmektir.
Ne zaman destek almak gerekir?
Elbette her duygusal sıkıntıyı “kabul etmek gerekir” diyerek geçiştirmek doğru değildir. Uzun süren çökkünlük, yoğun kaygı, panik ataklar, günlük yaşamı belirgin biçimde kısıtlayan kaçınmalar, ciddi uyku veya iştah değişiklikleri ya da kişinin iş, okul, ilişki ve sosyal yaşamındaki işlevselliğini belirgin şekilde bozan durumlar profesyonel değerlendirme gerektirebilir.
Burada önemli olan yalnızca bir duygunun varlığı değildir; ne kadar yoğun olduğu, ne kadar sürdüğü ve kişinin yaşamını ne ölçüde etkilediği de önemlidir. Böyle durumlarda bir ruh sağlığı uzmanından destek almak uygun olabilir. Kabul, gerektiğinde yardım almanın veya sorun üzerinde çalışmanın alternatifi değildir.
İyi hissetmek değerlidir ve çoğumuz doğal olarak bunu isteriz. Ancak her an mutlu, huzurlu veya motive olmayı psikolojik sağlığın ölçütü haline getirdiğimizde kendimize ulaşılması güç bir standart koyabiliriz. Bazen daha sağlıklı olan, bir duygunun hemen geçmesini beklemek yerine onun varlığına biraz alan açmak ve hayatımızdaki önemli şeylere devam edebilmektir.